Saray yakan soytarı
Müzik konusunda ne teknik bilgim vardır ne de etraflıca konuşacak, konuyu dallandıracak boyutta savlarım. Zaten blogda bulunan müzik etiketli yazılara bakarsanız üretici değil, tüketici olduğumu anlarsınız. Fakat bu yazının kategorisi müzik. Bildiğimden değil, şaşkınlığımdan yazmaya karar verdim.

DJ Argub ve Kayra’nın dört günlük gıcır gıcır albümü: “Saray Yakan Soytarı” müthişin de ötesinde olmuş. Tamam, değerlendiremiyorum, hayran oldum. Beatlerden tutun, sözlere kadar… Her bir saniye metinlerarası gönderimlerle dolu. Kapak tasarımı? Diyecek söz yok.
Şaşkınlık sınırlarımı yukarı çeken anlara geçmeden önce albüme iki bağlantı vereyim. Burada albüm hakkında bilgi ve indirebileceğiniz bağlantı, burada ise albümü çevrimiçi dinleyebileceğiniz bağlantı bulunuyor. Kayra’yı yakından tanımak isteyenlere de Geçtiğimiz Mart’ta kendisiyle çevrimiçi yaptığım röportaj bağlantısını vereyim, burada.
“Tiki” konuşmalarının akıcı dünyası
Tamam, dilbilimsel açıdan “tiki konuşmalarına dair dilbilimsel bir betimleme” şeklinde bir başlık atılabilirdi bu yazıya fakat atmadım. Dilerseniz siz bu başlığı atabilirsiniz.
Geçen yılın bahar döneminde Dünya Dilleri dersini verdim ve bu yılın yine bahar döneminde aynı dersi veriyorum. Yazıyı yazmamın amacı Dünya Dilleri dersi içeriğinde ilk kez geçen yıl gördüğüm ve “sözcük sonundaki sessizlerin titremsizleştirilmesi” olarak çevirebileceğim “word final liquid devoicing” kavramına dair küçük bir derleme yapmak ve aynı küçüklükte inceleme vermek. Giriş aşamasında belirtmeliyim ki titremsizleştirmekten kastım bir sesin yükseklik değerini sesletimde düşürmektir.
Bu yüzden aşağıdaki derlemeyi ve küçük incelemeyi sunmadan önce işin toplumsal betimlemesine girmek doğru olur. “Tiki” kavramını Türkiye’de aşağıdaki şekilde önerebileceğim gibi evrensel boyuttaki adlandırması “teen pop” olarak verilebilir: Devamını oku »
#2 Dilbilim ve arama motoru optimizasyonu
15 Kasım’da yazdığım bu yazı aslında aşağıda okuyacaklarınızın giriş kısmını oluşturuyordu, en azından öyle planlamıştım. Yazılarını sıklıkla takip ettiğim Google arama motoru optimizasyonu (Search Engine Optimization (bundan sonra SEO)) takımından Matt Cutts’ın Google arama botlarının geleceğine ilişkin açıklamalarını okuyunca ikinci bölümü yazmak ve iki aylık zamanda yaptığım yoğun okumları gözden geçirmek geldi. Önceki çalışmalarımda aldığım notları Cutts’ın açıklamaları doğrultusunda yönlendirmedim desem yanlış olacak, Cutts beni bayağı bir etkiledi açıklamalarıyla. Yazıyı elimden açıklayıcılık açısından çerçeveli tutmaya çalışacağım.
Dilbilim ve SEO bağlantısını kurmakla işe başlamak en doğrusu olacak. Dilbilim için “dilin bilimsel olarak çalışılması” tanımını verirken SEO için vereceğimiz tanım “herhangi bir Google araması çerçevesinde dilin nasıl kullanıldığın incelenmesi ve incelemeler sonucunda elde edilen bulgular doğrultusunda ağ içerisinde kullanıcılar için güvenli bağlantılar oluşturmak” olabilir. Burada esas olarak alınması gereken şey “organik” sözcüğü. Yani bizler, dili kullananlar ne kadar organik isek, yine bizler, ellerimiz klavyenin her bir tuşuna vurduğunda ya da interneti kullandığımızda o kadar organiğiz, bu açıdan evrensel tutarlılıklarımız var. Dil üzerinde çalışırken “görünürlük” kapsamında betimlemelere yöneliyorsak SEO da bir sitenin organik isteklerden gelen talepleri doğrultusunda herhangi bir internet sitesini “en görünür” yapar (Pinkerton, 2000). [bağlantı]

Bana öyle bir bilgi gelmedi *
İnsanların kendilerini kurumsallaştırmasına karşıyım. Ne bileyim, öyle bir durum ki bu kendinizi etraflı bir kurum haline sokuyorsunuz, bir tane kapınız var, önünde de bir masa… Her şey size gelecek. Kağıtlar, insanlar, haberler, yasalar…
Belki de bir Türkiye gerçeği bu. İşiniz herhangi bir vezneye düşer, veznedar “bugün git yarın gel” der. Yandaki vezneye düşer, “yok, yok, böyle olmaz, sen şimdi bunları alacaksın, şuraya gideceksin, şöyle yapacaksın…” der oradaki de. Onun gönderdiği vezneye gidersin “olmamış bu, baştan yap” derler. Özet: “Bize henüz öyle bir bilgi gelmedi.”
Şu an Anıl’la Tiflis’teyiz. 3 gün önce buraya gelirken Türkiye’de karşılaştığımız saçmalık zincirini anlatmaya nereden başlamalı bilemiyorum. Bir bakıma anlatmak da istiyorum ki benzer durumdakiler nelerle karşılaşabileceklerini görmeli. Haberlerde görmüşsünüzdür, 11 Aralık 2011 tarihli haberler, Türkiye ve Gürcistan arasında her iki ülke vatandaşlarının sadece kimlikle geçiş yapabileceklerini belirtiyorlardı. Ben de bu yüzden pasaportumun süresini uzatma ihtiyacı duymadım. İnternette “Gürcistan pasaportsuz”, “Gürcistan kimlikle geçiş”, “Gürcistan Türkiye pasaportsuz, kimlikle geçiş” gibi anahtar sözcüklerle arama yapıyordum son iki – üç günde. Google’ın getirdiği sonuçlardaki haber metinleri genel olarak kara sınırına dair içerikler taşıyordu. Her ne kadar kimlikle seyahat olanağının geçerli olduğunu bilsem de okuduğum içerikler şüphelendirdi beni. Google aramasında kullandığım anahtar sözcükleri “Gürcistan Türkiye havayolu pasaportsuz” (ve türevleri) şeklinde değiştirince de herhangi bir sonuç gelmiyordu. Ben de uçak biletini aldığım Pegasus Havayolları’nı aradım ve uçuşumla ilgili bilgi almak istedim. Sağolsunlar, telefonu açmadılar. Pegasus Kart başvurusu yapma ayağıyla sorumu sorarım diye düşündüm, onu da açmadılar. Sonunda Türk Havayolları’nı aradım. Bana iki kez yönlendirme yaptılar ve yanıtımı aldım: Kara sınırı kapısında mümkün olan pasaportsuz geçiş 11 Aralık 2011′den sonra havayolu ile de mümkün. Biletimi Pegasus’tan aldığımı, fakat onları arayınca telefonu açmadıklarını söyleyerek THY’ye teşekkür ettim, her zaman bekleyeceklerini söylediler, bu kez de onlar sağolsun. Devamını oku »
Sen çekil kenara, biz keyfimize bakalım

Yukarıdaki fotoğraf 29 Ekim 1936′da Londra’da çekilmiş. Peki masanın etrafındaki bu insanlar ne yapıyorlardı? Neden oradalar? Öncelikle neyi yapmadıklarını yazayım, sonra ne yaptıklarını…
Masanın etrafındaki bu insanlar taşıtların elektrik-dizel yakıtlara geçmeye başladığı şu günlerde 200 milyon doları nafile bir şekilde Karadeniz’de petrol aramaya harcama planı yapmıyorlardı. Doğal olarak da “petrol bulamadık, geri dönüyoruz” gibi bir açıklama da yapmadılar. Masanın etrafındaki bu insanlar dünyanın yenilenebilir enerjide kaynak aradığı ve ABD’nin petrolden umudunu keserek Irak’tan çıktığı bir dönemde yine petrol arama derdine milyon dolarları harcama planı da yapmadılar.
Peki ne yaptılar?





