• RSS ile takip et

Pedro olmanın açıklanamaz sırrı

Ara 3, 2012 by     2 Yorum    Bu kategorinin altına gönderildi:: Genel

Olay 1990’ların hemen başında, hatta tam da o yılda geçiyor. İyi bir insan Pedro. Böyle iyiye iyilik, kötüye kötülük etmeyen, kısacık insan hayatında kendine düşen düsturu bilen, üsturuplu biri. Hayali bir sembolik değil, hele bir sembol… Hiç değil. Hayli sembolik bir karakter.

Pedro 90ların başının tipik bir işçisi. İtalya’nın FIAT Fabrikası’nda çalışır, sabah işe gider, mesai saatini bekler, işten çıkar… Eve gider, uyur, ertesi sabah yine işe gider. İşinin adamı. Tabi evi de var, iki göz odalı, bir tane eşi, iki çocuğu. Tipik bir İtalyan adamı desek… Acaba öyle mi?

Bir gün İtalya’ya o yılların Almanya Başbakanı Helmut Kohl gelir ülkeler arası ticaret anlaşması yapmak için. Protokoller kurulur, yemekler yenir, sen o seçimin nasıl üstesinden geldin, ben bu seçimi nasıl kazandım hikayeleri anlatılır derken İtalyan Başbakanı’nın aklına garip bir misafirperverlik gelir. Düşünür İtalyan Başbakanı, “Yahu biz bu Helmut Kohl ile güzel bir anlaşma imzaladık, yemeği de yedik ama sanki bir şey eksik kaldı, bunu etrafta bir yerlere gezintiye çıkarmak lazım, gazeteciler haber, alem dostluk görsün.” Hemen danışmanlarından birini yanına çağırır, “Bak evlat, git şu diğerlerine de söyle, bir düşünün bakalım biz bu Helmut Kohl’e nereleri gezdirebiliriz,” der. Aradan bir saat geçer, o sıralarda İtalyan Başbakanı ile Helmut Kohl yemeği bitirmek üzeredir, odaya girer danışmanlarından biri, “Sayın Başbakan, biz diğer danışman arkadaşlarla bahsettiğiniz konu üzerinde hallice düşündük, Herr Kohl’ü FIAT Fabrikası’na götürebiliriz,” der odanın uzak bir yerinde İtalyan Başbakanı’nın kulağına fısıldayarak. Tabi Başbakan’ın hoşuna gider bu, İtalyanlar da gösterişe meraklıdır ya.

“Çok iyi fikir, zaten bunların kötü bir Mercedes fabrikası, bir de derme çatma Volkswagen’ı var.”

“Evet sayın Başbakan, haklısınız.”

“Götürelim de şu Helmut’u, biraz sağlam araba, iyi fabrika görsün.”

Yemeğini bitirir bitirmez Helmut Kohl’ü arabaya tıkıp FIAT Fabrikası’na götürürler. Fabrika müdürüyle tanışma, mühendislerden sistem brifingi alma derken sıra gelir fabrikayı gezmeye. İtalyanlar orada da bir hamle yapar ve Helmut Kohl’ü fabrikanın en modern tesisini gezdirirler. Helmut Kohl, İtalya Başbakanı, fabrika müdürü, mühendisler ve bir yığın koruma ile birlikte fabrikayı gezerken birkaç metre ötede imali süren bir arabanın kapısını takmaya çalışan bir adama ilişir gözleri. Hemen korumasını çağırır ve, “Oğlum git bak bakalım şuna, bana biraz tanıdık geldi yüzü,” der ve gönderir. Koruma iki dakika sonra geri gelir ve, “Herr Kohl, adamın adı Pedro’ymuş, kendisiyle konuşamadım ama yanında çalışan işçilerden aldım bilgiyi” der. Alman Başbakan Kohl hemen harekete geçer, “Oğlum git çabuk getir onu buraya, yok, dur biz gidelim” diyerekten fırlar yerinden, ardına da korumalar takılır. Kohl tam Pedro’nun yanına geldiği sırada Pedro ile yüz yüze gelir ve bir anda sarmaş dolaş sarılmaya başlarlar. Tabi çevredeki herkes şaşkın duruma, “Koskoca Almanya Başbakanı nasıl olur da bir işçiyi, üstelik sessiz sedasız, zararlı zararsız Pedro’yu nasıl tanır,” diye konuşurlar aralarında. “Kardeşim Pedro, seni burada gördüğüme hem sevindim hem de çok şaşırdım, nasılsın?” der.

“İyiyim ya Helmut, çalışıyorum burada iki yıldır.”

“Ee, son görüştüğümüzde çocuk bekliyordunuz, büyüdü mü?”

“Büyüdü mü ne demek Helmut ya, büyüdüler, biri okula başladı, diğeri de seneye başlayacak.”

“Yapma yahu, uzun zaman olmuş be kardeşim Pedro!”

“Yaşlanıyoruz kardeşim.”

“Peki evi nasıl idare ediyorsun? Yenge nasıl?”

“İyiyiz çok şükür, öylesine geçinip gidiyoruz, memnunuz şu yaşantıdan.”

“Bak kardeşim, sana bir önerim var. Takip etmişsindir beni zaten. Almanya’da yapılan son seçimi kazandım.”

“Evet Helmut, takip ediyorum seni.”

“Bak şöyle söyleyeyim. Şimdi bu İtalyanlar cimri olur, sana maaşını da tam yatırmazlar, ay sonu gelmek bilmez buralarda. Halihazırda ben de seçimi yeni kazanmışım. Önerime evet de, sana Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nı vereyim, kabineye gir.”

“Olmaz ya Helmut, burada çok mutluyum.”

“Yahu Pedro kardeşim gel işte.”

“Yok Helmut, olmaz.”

Gel-gelme, gel-gelme ikna edemez Helmut Kohl Pedro’yu. Fabrikada Helmut Kohl, İtalyan Başbakanı ve fabrikanın genel müdürüyle yemek yendikten sonra Hemut Kohl Almanya’nın yolunu tutar. Ardında da Pedro’ya dair bir sürü laf dönmeye başlar FIAT Fabrikası’nda. “Vay arkadaş ne Pedro’ymuş,” derler, “Gitsin koskoca Alman Başbakanı bizim kötü, işçi Pedro’yu tanısın,” derler kulaktan kulağa. Hele Pedro’yu çekemeyen arkadaşları, her bir laf kendilerine geldiğinde kıpkırmızı olurlar öfkelerinden.

Aradan üç-dört ay geçer. Dönemin Sovyetler Birliği Başkanı Mikhail Gorbachev gelir İtalya’ya doğal gaz anlaşması yapmak üzere. Bir-iki gün kalır İtalya’da yoğun müzakereler için ve sonunda bir anlaşmaya varırlar. Tabi yemekler yenir, protokoller toplanır, Gorbachev gelmiş, ağırlanmaz mı. İtalya Başbakanı’nın içine bir sıkıntı düşer yine, “Biz bu adamı bir yerlere götürelim,” diye tutturur. Derken onun bu halini anlayan danışmanlarından biri parmağını şıklatır bu müthiş planı açıklamadan saniyeler önce ve Başbakan’a, “Sayın Başbakan, biz Gorbachev’i de FIAT Fabrikası’na götürelim,” der. Başbakan da, “Tabi ya, neden benim aklıma gelmedi, şimdi bu Ruslar’ın kötü Lada arabalarına bak, bir de bizim FIAT’a, derhal çağır arabayı, istikamet FIAT Fabrikası,” der.

Araba gelir, İtalya Başbakanı ve Gorbachev arabaya alınır ve FIAT Fabrikası’na götürülür. Gorbachev’e yine brifingler verilir, bir vodkanın yerini tutamayacak içkiler içirilir. Sıra gelir fabrikayı gezmeye… Önde işletmenin baş mühendisi, arkada İtalya Başbakanı ve Gorbachev yürürken Gorbachev’in bakışları yanındaki adamın üzerinde takılır kalır. “P, Pe, Pe, Pedro! Yoldaş Pedro! İnanamıyorum seni burada gördüğüme, nasılsın?”

“Vay, Mikhail, kardeşim!”

Bunlar tabi o sırada sarmaş dolaş olurlar. Etraftakiler de baygınlık üst limitini zorlar vaziyette…

“Nasılsın Yoldaş Pedro? Çoluk-çocuk, yengem nasıl?”

“Nasıl olayım be Mikhail, iyiyim, yengen de, çocuklar da gayet iyiler, ellerinden öperler.”

“Çok sevindim yoldaşım. Ama içime de bir sıkıntı düşmedi değil hani.”

“Hayırdır kardeşim.”

“Hayır Yoldaş Pedro, hayır. Bak sana ne diyeceğim, şimdi benim bir planım var, seni de bu planın önemli bir parçası yapmak isterim.”

“Dinliyorum Mikhail, devam et.”

“Şimdi ben birkaç gün sonra Sovyetler Birliği’ni dağıtma planımı devreye sokacağım, senin de bu aşamada bana yardımcı olmanı isterim, sonuçta birbirimizin yoldaşıyız. Tamam, daha da detay vereyim sana, bırak burayı, zaten bu İtalyanlar işçinin-emekçinin hakkını sömürürler, sana para da vermezler, zaten sendika hakkın da yok, gel, evet de, sana Ukrayna’yı vereyim. Odessa Limanı’ndan sıcak denizlere gözüm sen ol.”

“Yok ya Mikhail, gelemem ben.”

“Ya neden?”

“Burada kurulu bir düzenimiz var şimdi, gelirsem her şeye baştan başlamak gerekir, hem işimi seviyorum ben.”

Gel-gelme, gel-gelme ikna edemez Mikhail Gorbachev Pedro’yu. Pedro İtalyası’nda, FIAT Fabrikası’nda kalır, Gorbachev de Moskova’ya geri döner. Tabi geçtik FIAT Fabrikası’nı, fabrikanın bulunduğu Torino ve çevresinde laflar döner asıl. “İşte nasıl olur da bizim işçi Pedro koskoca Sovyetler Birliği liderini tanır, kucaklaşırlar, uzun uzadıya konuşurlar,” derler kulaktan kulağa. Bir yandan Pedro’yu çekemeyen, kıskanç arkadaşları, diğer yandan fabrika genel müdürü Pedro’yu yoklar sürekli, “Yahu Pedro, nedir bu durum? Helmut Kohl’ü tanıdın, Mikhail Gorbachev’i nasıl tanırsın?” derler. “Eh işte, birkaç arkadaş vardır böyle benim, eski arkadaşlıklar işte, unutulmamak güzel şey,” der her sorana.

Fabrika ve Torino bölgesi Pedro’nun arkadaşlıkları hakkında çalkalanadursun, pek bir süre geçmeden dönemin ABD Başkanı George Bush’un geleceği haberi ulaşır İtalya’ya. Baba Bush gelir bir süre sonra, İtalya Başbakanı ile gizli bir istihbarat anlaşması yaparlar. Yemekler yenir yine, öncekilerden daha görkemli bir protokol hazırlanır. Tabi bu kez İtalya Başbakanı hazırlıklı, “Oğlum çabuk arabaları hazırlayın, FIAT Fabrikası’na gidiyoruz,” der. Başbakanlık konutunun önünü saran yüzlerce korumanın arasından iki siyah araba ayrılır, FIAT Fabrikası yollarına düşerler.

George Bush ve İtalya Başbakanı fabrikaya giriş yapar. Fabrikada yapılan kısa bir toplantının ardından aşağıya, işçilerin yanına inerler tesisleri gezmek için. Etrafta yüzlerce koruma, önce başmühendis, arkada George Bush ve İtalya Başbakanı yürüdüğü sırada George Bush dalgınlıktan olsa gerek, bir işçiyle çarpışır. Ceketini düzeltip çarpıştığı işçiye tam bakacakken, “Vay, ahbap Pedro!” diyerekten Perdo’ya sarılır. Tabi etraftakiler baya bir şaşırır bu duruma, “Sen git Helmut Kohl’ü tanı, tamam orayı anladık, komşu ülke falan, olur ya bir yerde tanışmışlardır. Sonra Gorbachev, koskoca Sovyetler Başkanı. Diyelim tanıdı, sıradan bir vatandaşın iki devlet liderini tanıması normal diyelim. Peki ya George Bush? ABD Başkanı, süpergüç, onu nasıl tanır bu Pedro?” derler. Onlar bunları diyedursun, George Bush ve Pedro sarılmayı bırakıp birbirlerinin yüzlerine bakmaya başladıkları an söze girer Bush, “Ahbap Pedro, nasılsın? Uzun zaman olmadı mı görüşmeyeli?”

“İyiyim George, ne olsun, görüyorsun işte, çalışıyorum buralarda.”

“Görüyorum dostum, görüyorum. Bu İtalyanlar peki senin karnını doyurman için yeterli parayı sana veriyorlar mı?”

“Vallahi ben bu durumdan memnunum. Eve yetiştirebildiğim kadarını yetiştiriyorum, onlara da yetiyor zaten.”

“İyi bakalım Pedro, ya diyorum sana bir şey önersem şimdi…”

“Buyur George tabi, sen benim kardeşimsin.”

“Sağol Pedro, biliyorum. Bak, diyorum ki bırak buraları, gel Amerika’ya benimle. Sana Pentagon’u vereyim. Hatta benim Oval Ofis’in yanında Nixon’dan beri kullanılmayan bir ofis var, orayı da yaptırırız, sana veririm. Her gün muhabbet, her gün muhabbet… Nasıl olur?”

“İyi diyorsun da George, ben gelemem.”

“Ya gelirsin, ne olacak.”

“Yok, gelemem, buralar güzel.”

Gel-gelme, gel-gelme George Bush da ikna edemez Pedro’yu. Pedro kalır Torino’da, Bush döner Amerika’ya. Tabi laflar da döner. Tabi şimdi Pedro’nun namı Torino’yu da aşar, İtalya’ya, oradan da Orta ve Batı Avrupa ülkelerine yayılır, “İşte İtalya’nın FIAT Fabrikası’nda çalışan bir işçi var Pedro adında, bazı dünya liderlerini tanıyormuş,” derler sürekli. O gün Bush fabrikadan ayrılır ayrılmaz kıskanç arkadaşları üşüşürler Pedro’nun başına. Pedro’nun bu eşi-benzeri olmayan durumu hakkında ileri geri atıp tutmaya başlarlar. Yine atıp-tuttukları sırada içlerinden biri, “Şimdi bu Papa’yı da tanıyorum der,” diye ortalığa laf atar. Pedro durur ve, “Aa, tanımam mı. Papi benim buralarda en çok değer verdiğim arkadaşım,” der.

İddiaya girerler. Tabi iddianın sonunda çok büyük bir ödül var. Hatta FIAT Fabrikası genel müdürünü de kafaya alır Pedro’yu çekemeyen kıskanç arkadaşları, o da iddianın bir ucundan tutar. Pedro bir yanda, onun kıskanç arkadaşları ve fabrika genel müdürü bir yanda. Düşerler Vatikan yollarına. İddianın konusu da şöyle bir şey. Şimdi bunlar Papa’nın pazar günleri Vatikan’da vaaz verdiği  St. Peter Meydanı’na gidecekler ve Papa’nın vaazından sonra Pedro onun yanına gidecek. Gitmesi bir yana, göz göze geldikleri an Papa’nın bir göz kırpışı Pedro’nun iddiayı kazanmasını sağlayacak.

Pedro, onu çekemeyen arkadaşları, fabrika genel müdürü ve olanları not edecek bir de noter, beş kişi varırlar meydana. O sırada Papa vaaza yeni başlamıştır. Pedro, arkadaşlarına, “Ben dayanamıyorum, uzun zaman olmuş Papi’yi görmeyeli, ben yanına gidiyorum,” der ve uzaklaşır oradan, kürsünün merdivenlerine doğru yürümeye başlar. İlk dört-beş basamağı çıkıp Papa ile göz göze geldikleri an Papa kalabalığa döner ve, “Sayın cemaat, görüyorum ki aziz dostum Pedro beni ziyarete gelmiş, vaaz bitmiştir, dağılabilirsiniz,” der. Tabi Pedro ve Papa sarmaş dolaş.

Pedro ve Papa uzun yıllar süren ayrılığın verdiği hasretle birbirlerini kucaklarlar ve huşu içerisinde kısa bir sohbet gerçekleştirirler. Pedro, “Papi, azizim, beni aşağıda arkadaşlarım bekliyor, bir iddia vardı da, benim gitmem gerek, Tanrı’ya emanetsin,” der ve ayrılır Papa’nın yanından. O sırada kalabalık dağıldı dağılacak durumdadır. Meydanda neredeyse on-on beş kişi anca kalmıştır. Tam arkadaşlarını bıraktığı yere varmıştır ki bir de Pedro ne görsün, hepsi yerde, baygın bir şekilde yatıyor. O sırada meydanı son terk edenlerden bir İtalyan’ı görür, “Yahu bunlar benim arkdaşlarımdı, iddiaya girmiştik ve ben kazandım ama benim kazandığımı görüp görmediklerinden emin olamıyorum, bunlar nasıl bu hale geldi?” diye sorar. İtalyan da yanıtlar, “Evet, nasıl bayıldıklarını hatırlıyorum onların, az önce burada bir Japon turist kafilesi vardı, siz yukarıya Papa’nın yanına çıkınca içlerinden biri, “Şu bizim Pedro da, yanındaki kim yahu,” gibi bir şey söylemişti, o sırada aniden bayıldı bunlar.”

Başlığın hakkını yememek amacım, bu yüzden şuraya başlıkla sınırlı olmak üzere metinlerarası gönderimi yapıyor ve konuya giriyorum. Olay tamamen Pedro ile ilgili, buraya yazma nedenim de tek kişilik yoğun istek. Peki Pedro kim? Ne yapar? Bırakalım bunları da nasıl çıktı ondan bahsedeyim.

Pedro’nun öyküsü üniversite hazırlık yıllarında dershane hocam anlatırdı. Nasıl olduysa iki yıl sonra zihnimde canlandı öykü, ben de sağa sola anlatmaya başladım. Öyküyü dinleyen kitlenin büyük bölümü, “Size Pedro’yu anlatmış mıydım ben,” dediğim anda, “Aa, yok. Evet, anlattın, bir kez daha anlatmana gerek yok,” der. Küçük bir grup da, “Anlattın ama tekrar anlatabilirsin,” der hedef kitlenin içinde Pedro’nun öyküsünü duymayan birileri olduğu ve katlanabileceklerini fark ettikleri durumlarda. Tabi Pedro’nun öyküsü ortamın sıkıntıya boğulduğu bir anda duyurulur fakat genel olarak, “Canınızı sıkarım,” gibi bir tehdit içeriğinde de algılanır. Neyse, öykü zamanla yayıldı, bir gün bir arkadaşım koğuştaki askerlerine anlattı, diğeri öğrencilerine, diğeri… Viral değeri olan öykü buydu. İndi perdeler!

2 Yorum + Yorum ekle

  • Bir gözden geçirme yazısı olarak şu müthiş şey de var:

    Bir Milan Kundera Aparması olarak Pedro Olmanın Dayanılmaz Hafifliği by C.M.B

    Pedro, sadece bir İtalyan erkeği ismi değil dünyada var olmuş ve olacak tüm mazbut, çalışan, tek eşli, çocuklu, sakin, alçak gönüllü erkeklerin bir sembolüdür. Belki bu saydığım sıfatların tümü dünyadaki erkek nüfusun mikroskobik bir bölümünü ya da sadece Pedro’ yu oluşturuyordur ama yazarımızın da dediği gibi “[h]ayli sembolik bir karakter” (Yağlı 1) bu Pedro, burada bir yanlışımız yok.

    Kohl’un, Gorbachev’in ve Baba Bush’ un sunduğu o yasak elma tekliflerini elinin tersiyle iten, işçiliğin asaletiyle (belki de Karabüklü bir demir çelik işçisi olurdu Türkiye’de olsaydı:) elindekiyle yetinen bu Pedro gayet de hatırnaz hani. Böyle büyükbaşların karşısında eğilip bükülmeden, sırtına “pat, pat” vura vura sarılan bir tip, ne de olsa arkadaşlık cüzdanın kalınlığı, arabanın hız ibresindeki en yüksek sayı ya da kredi kartı limiti gözetmiyor- gözetmemeli tabi.

    Etrafındakilerin “[b]aygınlık üstlimitini zorlar” (Yağlı 3) vaziyetine bile aldırmayan Pedro abimiz saftır da azcık, temiz anlamında. Tabi 1990’da Facebook, Twitter yok ki, FIAT’ta çalışan hin arkadaşları nereden bilsin onun bu adamlarla arkadaş olduğunu, sapıklık yapacak bir arkadaş listesi bile yok o zamanlarda, var sen düşün gerisini. E haliyle de, tek kanıtlayıcı güce noter sahiptir günümüzden 22 sene öncesinde. Yalnız bu noter de Vatikan’ın rehavetine kapılıp bayılıverir öykününü sonunda işini bitiremeden. E napsın sefil okuyucu/dinleyici ona da bu gerçeği kanıtlamak düşer. Öyküye üçüncü boyut katılır.
    – Evet, o Japonlar Pedro’yu tanıyor! Ben de tanıyorum elbette.

  • hocam bu dönem anlatmadınız unutmuşum hikayeyi.

Yorum yap

XHTML: Bu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>