• RSS ile takip et

Saray yakan soytarı

May 5, 2012 by     1 Yorum    Bu kategorinin altına gönderildi:: Genel, Müzik

Müzik konusunda ne teknik bilgim vardır ne de etraflıca konuşacak, konuyu dallandıracak boyutta savlarım. Zaten blogda bulunan müzik etiketli yazılara bakarsanız üretici değil, tüketici olduğumu anlarsınız. Fakat bu yazının kategorisi müzik. Bildiğimden değil, şaşkınlığımdan yazmaya karar verdim.

DJ Argub & Kayra - Saray yakan soytarı

DJ Argub ve Kayra’nın dört günlük gıcır gıcır albümü: “Saray Yakan Soytarı” müthişin de ötesinde olmuş. Tamam, değerlendiremiyorum, hayran oldum. Beatlerden tutun, sözlere kadar… Her bir saniye metinlerarası gönderimlerle dolu. Kapak tasarımı? Diyecek söz yok.

Şaşkınlık sınırlarımı yukarı çeken anlara geçmeden önce albüme iki bağlantı vereyim. Burada albüm hakkında bilgi ve indirebileceğiniz bağlantı, burada ise albümü çevrimiçi dinleyebileceğiniz bağlantı bulunuyor. Kayra’yı yakından tanımak isteyenlere de Geçtiğimiz Mart’ta kendisiyle çevrimiçi yaptığım röportaj bağlantısını vereyim, burada.

Bilemiyorum, benzer türde eser veren sanatçılar birbiri ile rekabet içerisinde olur mu? Ya da: “Ben işimi yapayım, onun kitlesini de alayım” gibi düşüncelere dalar mı? Adlarını saymaya başlasam üç ya da dört saniyede sonlanacak kadar hiphop yapan müzisyen takip ederim, dinlerim ama bu albüm beni, adını saydığım diğer müzisyenlerden basbaya uzaklaştırdı. Olumsuz bir görüş olarak algılanabilir bu ama aradaki farkın boyutu… Çok. Tıpkı Kayra’nın diğer albümlerindeki gibi.

Yazının amacını şaşkınlık çerçevesinde vermiştim. Kayra’nın önceki albümlerini yakından takip edenler, müthiş beatlerle uyum içerisinde olan aynı müthişlikteki sözleri gördüklerinde bu albüme pek şaşırmamış olabilir. Son üç-dört yılda dinleyen biri için seviye oldukça yükselmiş olabilir, oldu da zaten.

Müzik dinlerken kulağıma gelen sesi zihnimin içerisinde laboratuvar ortamı oluştururum ve “bu insan ne anlatmak istiyor” sorusunun yanıtını ararım genellikle. Bu albümde bunu yapamadım, içine daldım resmen. Öyküler dizisi sizi de rahatlıkla çekiyor, arada, bir satırda kalıp gidersiniz. Denendi.

Aşağıda sırasıyla şarkılarda karşıma çıkan ve şaşkınlığa yol açan durumlar var. Her bir dinleyişte farklı durumların karşıma çıkması da yanında. Bu yüzden parçaları dinlerken “karşıma en çok çıkanları” içerdim. Hani yazıdan sonra şarkıları tekrar dinlesem, ilk şarkıda karşıma çıkmayan Kafka’yı yakalar mıyım? Garantisini veremiyorum. Algıda seçicilik mi yoksa algısal belirginlik mi? Çözelim.

İlk parçanın adı: Palto. Dostoyevski’nin Gogol için: “Hepimiz Gogol’un Paltosu’ndan çıktık” söylemindeki palto. Hatta albüm yayınlanmadan bir gün önce Twitter’da bölüm kütüphanesinde Oktay’ın bulduğu gazetenin fotoğrafını paylaştığım Palto, burada. Palto oyununu izlemedim, okumadım ama şuradan çok kez dinledim. Dinlemek isteyenlere çay demlerim, çaydanlık etrafında bağdaş kurup çember oluşturup bir akşam dinleyebiliriz, açık öneri. Şaşkınlığı dağıtmadan, bu şarkıda Palto’dan başlayıp karşınıza Tanpınar’ın Mümtazı çıkabilir. Tamam, Mümtaz da çıktı diyelim karşınıza ama bu parçayı dinlerken Huzur’daki Mümtaz’ı bir kenara bırakıp Palto’nun kahramanı Akaki Akakyeviç’i Mümtaz’ın yan karakteri Suad’a bağlamadım desem yalan olur. Mümtaz’ı ne yaptım peki? Garibim camın kenarında koltukta oturuyor, kolunu rahatsız eden saat de iş başında. Şarkı itilen, umursanmayan ve alay edilen memurların sanki, Akakyeviç gibi, Suad gibi. Bol evraklar!

İkinci şarkı: Ucuz lokanta. *Salaşlıklardan havalanan kazıklar dizisi. Deftere takım kadrosu yazanlar, yediği kazığın boyutunu güzellik aynası görünümüne bürünen salaş restoranın yemek sırasında dişlerle çizilmiş kaşığının içine bakarak hesaplayanlar… Çorabına sigara saklayanlar… Hepsi oraya doluşmuş. Ha bir de altı tane pil var, yanında da düğme. Çalsın o zaman teyp. Büyü var bu işte.

Kayra’nın sözlerine yönelik yaptığım bir tespit var sanki. Bunlardan biri evrensellik, diğer de bölgesellik çerçevesinde. Şarkı sözünde bir yer adı geçer, saat kulesi olsun diyelim bu, evrensel dediğim grup herhangi bir yerdeki saat kulesine giderken diğer grup, yani bölgesel olanlar İkiyüzevler, Yenişehir, Esentepe ya da Beşbinevler çocuğu olsun-olmasın aynı yere gider, merdivenlerin sonunda, şehri ve fabrikayı tepeden gören yere. Bu albümde de bunun izlerini görüyorum. Yine bu albümdeki diğer şarkılarda da. Makasbaşı, Tabipler Lokali…

Üçüncü parça: Ne ölmüştür ne sağdır. Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli romanından sinemaya uyarlanan filmin kahramanı Zebercet açıyor sahneyi. Yine, yeniden ne gariptir ki albümün yayınlanmasından bir önceki akşam, iki haftadır misafirim olan arkadaşıma Anayurt Oteli’ni izletmiştim, tabi o filmin sonunda uyudu. Ya uyumasaydı? Ölü mü sağ mı ne olduğu belli olmayan Zebercet’in sonunu görebilir miydi? Geçtim filmin/romanın sonunu, filmle ya da romanla henüz tanışmamış olanlar. Hiç acımam, küçümserim.

Sahneyi Zebercet açtı demiştim. O da “ne ölü, ne de sağ” biri nasılsa. Kafatasında şarap içen kralların ölü bulunduğu gecelerde o da öldü, bitti gece fakat kendisi kabul etmiyor.

Dördüncü şarkı: Mahallemizde turlar at. Burada da sahneyi Cüneyt Arkın açıyor, 1977 yapımı İstasyon filmiyle. Tam buradaki sahneyle.  “Bana simitle çay, bana eski bir poster, hatalı gol sonunda ağlayan bir kaleci göster.” Ha, bir de Ümit Besen. Şarkıyı bitirene Metal Slug oynatır, yazıyı bitirene de.

Son şarkı: Beyaz broadway. Rivaldo Hamza ve Kör Selim ile tanıştırdı beni. Derya? Onunla da tanışırız sonraki dinleyişlerde. Yoksa istasyon, Kör Selim’in Derya ile belirdiği son sahne mi?

1 Yorum + Yorum ekle

Yorum yap

XHTML: Bu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>