• RSS ile takip et

Terke: Denler ve dilenler, en postmodern “terk” eylemleri

Ağu 9, 2012 by     4 Yorum    Bu kategorinin altına gönderildi:: fotoğraf, Genel

“Değişen hiçbir şey yok,” dedim kendi kendime. Bardaktaki son yudumu da çekip odadan çıktım sonra, mutfağa doğru yürüyordum ki kapı çalındı. Açar açmaz, “Aaaa yüzündeki sabunu yıkamışsın,” diye şaşırdı oğlum. Şaşıran bendim oysa, öylece kalakalmış, onun içeri girip ayakkabılarını çıkarmasını bekliyordum. – Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler – s.232

Türkiye’de bilmem kaç yüz bin köy var mıdır? Vardır. “Artık” diyebiliyorum ki, ve “sanıyorum” bu köylerin birbirinden farklı pek çok sorunu vardır dile getirilmesi ve de büyük kulak tarafından duyulması beklenen. Geçtiğimiz Salı aile hekimi bir arkadaşımın köy gezilerinden birine takılarak Kastamonu Araç’ın Terke Köyü’ne gittim. Gittiğimiz, gördüğümüz yerleri eşdeğerleriyle kıyaslama hastalığına tutuldum bir anda ve küçükken düzenli aralıklarla gittiğim anne-babamın ve arkadaşlarımın köyleriyle Terke Köyü’nü kıyaslama çabası içinde buldum kendimi. Kıyaslamanın ilk sonucu her ne kadar farklı olsa da o derecede benzerdi.

Terke Köyü’ndeki insanlar nerede olduklarını ve nasıl bir durum içinde bulunduklarını biliyorlar. Tabi bunu sadece onlar biliyor, dışarıdan bakan biri değil. Bu yüzden onlar da tıpkı Türkiye’nin pek çok köyünde yaşayan insanlar gibi kendi gölgelerini takip edebiliyor. Uzaklarda “devlet” adını verdikleri yerin gölgesinin altında bir gölge bulabiliyor. O gölgeye zaman içerisinde “yaklaştıkları” inancının verdiği saf yüksek beklentileri sahiplenerek.

Terke Köyü giriş tabelası

Kastamonu için o bölgede söylenen bir söz vardır, bir tabeladan peydah bir söz: “Daş düşebülü, ayu çıkabülü.” Terke Köyü’nün ve o bölgedeki köylerin girişi de yukarıdaki tabelalarla dolu. Hemen hemen her köy tabelası altında “karşınıza büyükbaş hayvan çıkabilir” tabelası var. Ne diyelim, karayolları görevini başarıyla yerine getirmiş. Arabadan inip yere attığım ilk adımda hissettim yukarılardan düşmeye başlayan pamukları. Bilmiyorum, belki de kavaklardan düşüyordu. Üç kişi indik arabadan. Önde giden aile hekimi arkadaşım elimizde fotoğraf makineleri olan bizleri “basın” olarak tanıttı köylüye ve “yaptı yapacağını.” Haliyle köylüler de büyük gölgeye ulaşmak için bize bir şeyler söyleme çabası içine girdiler. Belki de bilinçaltımızda var, basın bildiğimizi “devletin gölgesine” ulaşma kanalı olarak algılıyoruz. Yine, belki de bu yüzden Can Dündar devletin temel organları arasında basını “yasama”, “yürütme” ve “yargı” ardına hemen iliştirmeye çalışıyor yıllardır. Bu temel bildiğimiz üç organın ardına yerleşen basın kanalını kullanma çabası içerisinde bulunan köylülerin söylediklerini siz düşünün artık. Yok, gördüklerimi söyleyeyim.

Köylülerin dertlerini ve devletten isteklerini bir kenara bırakıp Cumhuriyet Tarihi’ne dönelim. Hemen hemen her başbakanın bir projesi oldu köylüye yönelik. Hepsinin ortak yanı şuydu: Madem ki köylü milletin efendisi, o köylüler de köyünde kalacak, oralara hem iş kolları, hem de hizmetler ulaşacak. Sonuç: Köyleri terk etme olarak bildiğimiz ve 20. yüzyılın son yarısında önce köylerin bağlı bulundukları şehirleri, sonra da büyükşehirleri saran göçler. Tabi devlet bu gayesinde sonuçsuz kalmak istememiş, ısrarla köylere bir şeyler götürmeye çalışmış. İş, sağlık, iş ve sağlık güvencesi, gıda, gübre… Hep götürmüş. Ama hep göç olmuş. Gördüğüm ve kıyaslama yapabildiğim örnek sağlıktan. Misal, 1960’larda Karabük’ün bir köyünde şarbon teşhisi konulan bir hastanın Karabük şehir merkezindeki bir doktora görünmesi gerekirken bugün yine Karabük’ün bir köyünde görülebilecek şarbon hastalığında o hastanın şehir merkezine gelmesine gerek yok, aile hekimi oraya gidiyor. Şarbon uç bir örnek olarak algılanabilir ama o gün karşılaştığım olaylardan sadece biri. Peki şarbon nasıl bir hastalık diye sorsam? Karantina mı yoksa? Ee oraya doktor giriyor. Ucuz muyuz? Tamam, devletin yaklaştırmaya çalışırken aslında “benden biraz uzak olsun da, alt kanallardan onlara ulaşırız” diyerekten uzaklaştırdığı ama “yaklaştıklarına” inandırılan insanların hayatları çok ucuz.

Geleneksel köylerde insanlar bir hastalığa yakalandığı an ellerindeki tüm imkanları kullanarak ya o köyde şifa dağıtan birine, ya da çevreden elde ettikleri acil müdahalelere muhtaç olurlardı. Modern köylerde bu durum köylerin bulundukları şehirlerde bulunan doktorlara kadar ulaştı, büyük gölgeye yönelmek farz oldu. Geleneksel ve modern köylerdeki bu akışı günümüze döndürdüğümüzde: Hoş geldin postmodern bakışın göz kırpıp bıyık altından güldüğü köyler. Evet, oralara da aile hekimleri gidiyor. Şehirlere gelmeye, ottan, çalıdan medet ummaya son. Gölge, gölge. İşte şaşkınlığım da buna oldu Terke Köyü’nde gördüklerim ve duyduklarımın ardından.

Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler romanında köylünün gözündeki devleti ve devletin gözündeki köylüyü postmodern anlatıyla çizmişti. İlkine göre ikincisi büyük, haşmetli bir gölge, o isterse güneş tarlada çalışan köylüye “amele yanığı” etkisi bırakmaz. İkincisine göre ilki de nüfus müdürlüğündeki bir satır, ikincisi içinde yaşayanlar ölünce ise “hiç satır.” Hasan Ali Toptaş bu postmodernliği vurgulayan ilk insan, şurada var.

Neyse, arabadan tekrar inelim. Arabadan indiğimizle köydeki Kuran kursundan çıkan çocukların evlere “doktor geldi” koşusuyla camiden yapılan anons bir oldu. Doktoru iki-iki buçuk ay önce köyden ayrılmış sağlık ocağına girdik. İçeride “temel” olarak bilinen demirbaşların hepsi vardı. Aşağıdaki fotoğraflarda da var, son derece hijyenikler. Hatta kapı önleri… Son derece düzenli. Hani yeni mezun olup ataması ertesi gün yapılan bir doktor gelse buraya, her şey hazır. Çatısı akmayan bir sağlık ocağından bahsediyoruz, rutubeti de, kokusu da yok. Şahane.

Hasan Ali Toptaş’ın Gögesizler’e atfen verilen “kaçış” söylemini “kayboluş” olarak değiştirdiği bilinir. Başlıktaki terk edenler ve terk edilenleri de bu bağlama yerleştirmek olası fakat “kayboluşa” sadık kalarak burada duyduklarıma yönelmek daha mantıklı geldi. Doktorun köylüleri muayenesinin ardından depozitolu şişede Bağlar Gazoz içmek için uğradığımız köy bakkalına gönderim yapmak mümkün burada. Bir Bağlar Gazozu süresi ne kadardır? En ortalama beş-altı dakika. Bu beş-altı dakikada bakkalın söyledikleri büyük gölgenin Terke Köyü’nü nasıl kendisine “yaklaştırdığına” inandırdığını, orayı nasıl terk ettiğini ve oradaki insanların da o köyü nasıl terk ettiğini gösteriyor. Sonuçta canlı bir organizma olarak bir köy, terk ediliyor. Hem içindekiler kayboluyor, hem de nüfus tabanlı olarak bir köyün gölgesi sadece kendisi tarafından biliniyor.

Buradan pencereyi biraz açıp dışarı bakalım. Yazının başından beri Terke Köyü olarak verdiğim yerleşim alanı aslında bir köy değil. Kastamonu’nun Araç ilçesine bağlı İğdir Köyü’nün bir mahallesine bağlı olan ayrı bir mahalle olarak geçiyor devlette. Ama Türkiye’nin herhangi bir yerinde olduğu gibi köy olarak biliniyor. Bunda bile devlet buraya mahalle derken oradaki insanlar köy olduklarını söyleyebiliyor. Dışarıdakilerin içeridekiler hakkında ne düşündüğü pek bilinmese de içeridekiler dışarıyı, düşündükleri gibi algılayabiliyor. İşte bu yüzdendir ki o gün muayeneye gelip de arkadaşımın bizim için kullandığı “basın” duvarına köylülerin hemen hemen hepsi “burası mahrumiyet bölgesi” gözüyle baktı.

Terke Köyü’nün bağlı olduğu İğdir Köyü zaman içerisinde kaza olmak için çabalamış. İlk dönemlerinde daha büyük bir yerleşim yeri olmuş da. Köy bakkalının da, muayene sırasında insanların bize söyledikleri de temelde buna dayanıyor. Hani İğdir köy değil de kaza olsa, hatta ondan daha az nüfusa sahip olup belediye olan yerleşim alanları gibi olsa… Birden fazla bankası olsa. Bir banka işlemi için 40-50 kilometre uzağa gitmek zorunda kalmasalar… En temel sağlık sorunu için şehir merkezine gitseler. Ya da orada gözlüğünü onarmaya çalıştığım, kırarım diye korktuğum amca “zaten yaş olmuş 70, bundan sonra bu göz ne gözlükçü görür, ne de bu yarım gözlük 70’ten sonra iş görür” demese… İşte… Diyorlar. Türkiye’nin büyük bölümü “hastanelerimizde sıra beklemiyoruz” derken köylerin çoğu “doktor bu hafta gelecek, ilaç yazdırırız” diyor. 

Terke’deki son dakikalarda ise fotoğrafın sol bölümünde kalan köyün bakkal ve kahvehanesinin sahibi hem terk edenleri, hem de edilenleri şöyle anlatıyor:

“İşsiz kalan İstanbul’a gider.”

“Annesi, babasıyla kavga eden İstanbul’a gider.”

“Kız kaçıran İstanbul’a gider.”

“İstanbul çok büyük, devlet gibi.”

“25 yılımı geçirdim İstanbul’da, sonra geri döndüm.”

“Şu bakkalın önü, hepsi pazar yeriydi. Dükkanlar vardı burada, şimdi nerede…”

Arkadan bir abi daha: “Ben de geçirdim 25 yıl İstanbul’da, sonra döndüm.”

**********

4 Yorum + Yorum ekle

  • Bir solukta okudum. Bir insan birkaç saat kaldığı köyde bu kadar güzel tespitler yapabilir. Eline sağlık. Bir de Gölgesizler romanını okumaya karar verdim bu yazıda sonra.

  • Köyler..Köylerimiz.. Güzellik, ayrıntılarda saklıdır. Ayrıntılar için de teşekkürler. Okuduğumda gözümde canlandı. o an’ı yaşadım. Ellerine sağlık. Emeğe saygıdayız.

  • […] Terke Köyü’nde altın” aramasını yapan Google kullanıcısı define avcıları şuradaki yazıya ulaştı. “İstasyon Makasbaşı’nda cinayet” aramasını yapanlar ise […]

  • 17 yaş, ilk tayin yerim burası. o zamanlar yepyeniydi.Mikroskopum bile vardı.Bahçesinde yalınayak yürürdüm, evlere yalınayak giderdim. Tertemizdi. O bakkalın önüne kurulan pazar benim için panayır gibiydi. Bu resimler içimi acıttı, harabe olmuş yazık…

Yorum yap

XHTML: Bu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>