• RSS ile takip et

Kahramanım ol benim: Ağaoğlu vs İnan vs diğerleri

Eki 22, 2011 by     5 Yorum    Bu kategorinin altına gönderildi:: Genel

Televizyon reklamlarında bize sunulanlar ve onları sunanlar her daim kahramanımızdır. Dişlerimizin arasında yediklerimizden izler mi kaldı? Sararttık mı onları? Hemen yetişirler. Çamaşırlarda intaçı lekeler mi var? Onlar yine işbaşında. Kilo problemimiz mi var? Tontonlaşıyor muyuz günden güne? Bir süpermen o kutunun (önceden kutuydu, şimdi olabildiğince geniş, yatay bir cisim, adlandıramıyorum) içerisinden uçarak gelir. Ne bileyim, bir İsviçreli bilim adamı her zaman evimizin bir köşesinde. Düşündükçe karın ağrısı ve mide bulantısı oluşturan sorunlarımızı o köşeye bakmadan çözemiyoruz.

Şimdi ise gittikçe kalabalıklaşıyoruz. Sokak aralarında gezinen düğün konvoyları, giysi dükkanlarından alınan takım elbiseler, gelinlikler, kuyumcuların iştahla sattığı altınlar, ÖTV’siz pırlantalar, düğün salonları, nikah şekerleri… Sokaklara salınmak için üretilmiş çocuklar… Hepsi ayrı bir sorun. Çözüm nedir? Yeni bir yuva. Ee madem kalabalıklaşıyoruz, bizim neden evimiz yok? Peki ev nerede? Siyah bir kutuda ya da duvara entegre, olabildiğince geniş ve yatay bir cismin içerisinde.

Ve bu büyük sorunun çözüm ortakları son zamanlarda sıklıkla karşımızda, yani televizyonlarda. Bilimkurgu filmlerinden çıkmak için uğraşan projeler bu reklamları izleyenlerin iştahlarını kabartıyor.

Bahsettiğim reklamların son ürünleri (en dikkat çekenleri de diyebiliriz) Ali Ağaoğlu ve Serdar İnan. Ağaoğlu ile yaklaşık iki yıldır TV reklamları aracılığıyla tanışıyoruz. Evimizde en çok özen gösterdiğimiz, oraya bakmadan yapamadığımız yeri iki-üç dakikalığına kendisine bırakıyoruz. Tabi bu yetmiyor, birkaç kez daha çıkıyor karşımıza izlediğimiz programa bağlı olarak. Evimizin olmazsa olmaz yerine yeni yeni giren isim ise Serdar İnan. İnan da Ağaoğlu modelini kullanıyor TV reklamında. Metinlerarası gönderimleri İnan’ın oynadığı reklam basit bir şekilde uyguluyor. Burada reklamın arkaplan yapısından ziyade önemli olan bir noktası var. Her iki reklamda da işi yapanlar doğrudan hitap ediyor insanlara, müşterilere, sorunu olanlara, evsizlere… Adamlar basbaya garantör.

İki reklamı karşılaştırmak gibi bir niyetim yok, sadece bu reklamlardan rahatsızlık duyduğumu belirtmek istiyorum. Rahatsızlığımı da şuradaki videoya bakarak gideriyorum desem yanlış olmaz.

Televizyonlardaki konut reklamları öyle bir hâl aldı ki Türkiye’de nüfus patlaması mı oldu gibilerinden sorular geliyor aklıma her gördüğümde bunları. Bir maçın ya da programın arasında inşaat aşamasındaki konutlara dair en az iki-üç reklam giriyor. Kimilerinde sadece seslendirme var, kimilerinde ise sadece Ağaoğlu ve İnan. Ha bir de son iki haftadır gördüğüm bir reklam var. Hangi kurtarıcı konut şirketi bilmiyorum ama bunlardan birinin reklamında küçük bir kız çocuğunun seslendirmesi var. Bakın benim ebeveynlerim gelişimim açısından bana böyle bir yaşam ortamı oluşturdu, siz de söyleyin anababalarınıza da size de bundan alsın gibilerinden mesaj içeriliyor bakkaldan şeker alma mantığıyla.

Yine, bu reklamlara dair genel yargıda önemli olan bir nokta daha var: Konut adları. Buna dair kısa bir internet araştırması yaptım ve İngiltere’deki konut adlarının insanların tercihlerinde önemli bir yer tuttuğu sonucunu ulaştım. Haber burada. Bizdeki konut adları da son beş-altı yıldır bu yolda ilerliyor. Menekşe sitesi begonya apartmanı mantığı son dönem konutlarında artık cazip değil. Bunun bir artı bir eşittir iki olduğu sürekli belirtiliyor konut adlarını verenler tarafından. Bununla ilgili olarak da aklıma iki soru geliyor:

  1. 1. Son 5-6 yılda uygulanan bu adlandırma stratejileri Türkçeye zarar veriyor mu?
  2. 2. Bu yaratıcılığın bir sonu var mı?

İlk sorunun yanıtı bende zarar vermez şeklinde. O hâlde neden zarar versin ki şeklinde düşünceyi açarım. Madem ki dili biz canlı bir varlık ve kurum olarak tanımlıyoruz, bu durumda konutlara verilen yabancı adların kullanımına ve kabulune bağlı seçimi dilin kendisine bırakmalıyız. Yani yeni bir konut projesine Sapphire adını vermek bir sorun oluşturmuyor. Bu kullanım dile giriyorsa, yani insanlar arasında kullanılabilir, dilin kendine özgü kuralları dahilinde uygulanabilir durumda beliriyor ise dil bunu zaten benimsemiştir. Tam tersi de olabilir. “Ben Sapphire konutlarında oturuyorum” (yabancı adlar verme mantığı Sapphire konutları diye bir şeyi de üretmez hâliyle. Bu durum Sapphire City ya da Sapphire World gibi türevler oluşturur.) şeklindeki söylem zamanla kendini Türkçede bulunan bir sözcük olan “Safir” olarak gösterebilir. Yani dil Sapphire sözcüğünü benimsememiş, yerine varolan bir sözcüğü getirmiş olur. Kaldı ki “Sapphire” yerine dilin kabul ettiği “safir” sözcüğü Türçenin öz dağarcığına ait değil. Yani bu gibi adlandırmalarda “Türkçe adlar verin!” gibi ısrarcı olmanın mantığı yok.

Madem ki yukarıda bu reklamların son aşamasında varolan Ağaoğlu ve İnan ekolünden bahsettim, ikinci sorunun yanıtını ise onların konut projelerine yabancı sözcükleri vermelerinin nasıl bir yol izlediğine bakarak verebilirim. Biraz araştırdım, Ağaoğlu’nu üç döneme ayrıldığını gördüm. İlk döneminde geleneksel Türkiye bina/konut adları kullanılırken bu durum ikinci dönemde “Metro city” gibilerinden giriş seviyesinde yabancı sözcüklere bırakmış. Son dönemde yaptığı, yani bugünkü adlandırmalar ise “My tower”, “my city” gibi “My” akımının başladığını gösteriyor. Ağaoğlu’nun bu son dönemindeki mantığı bana şuradaki belgeselin içeriğini andırmıyor değil, güzel planlanmış açıkçası. Serdar İnan ise adlandırmada otantik ve mistik tutumlarla birlikte yabancı sözcüklerin kullanıldığı projeler sunuyor: “Asl’ı bahçe”, “Terrace Tema”, “Terrace Mix”. Nasıl tasarımlar bilimkurgu filmlerindeki yapılarla benzerlik gösteriyorsa, adlandırmaların da buna bağlı olarak sonu olmayacağını düşünüyorum. Geriye ne kalacak? TV’de her program arasında karşıma çıkan reklamlar.

Henüz böyle bir tuzağa çekilmediğim için kendimi şanslı hissediyorum. Yani bilimkurgu motifleriyle süslenmiş projeler henüz dahil olmadım. Belediyenin gelişigüzel numaralandırdığı isimsiz bir müstakil konutta ilk yedi yılımı geçirdim. Daha sonra Demir-iş Yıldız Sitesi, daha sonra yaşadığım şehrin önemli şahsiyetlerinin adının verildiği iki ev, daha sonra Demir-Çelik lojmanları, Ankara Cebeci’de yüksek rütbeli bir askerin adının verildiği bir ev, tipik bir Eryaman Ada’sı, sonra başka bir Ada, sonra şu anki Ada. Hani Ada’nın mantığı ve kolpalığı da ortada. Dünya genelinde o zamanki toplu konut akımına uyum sağlamış olan “island” mantığını Emlak Bankası uygulamış olsa da pek problem yok. Ada adadır.

Son olarak bundan sonra yapılacak projeler için ad önerileri vermek istiyorum. Araştırma 2003 yılında İngiltere’de yapılmış ve en çok kullanılan 50 konut adları listelenmiş. Burada. Geleceğin konutları! Kapıyı açtığınız an kurbağalıdere ayaklarınızın altında, ister yüzün, ister suya işeyin. “Serbes”.

5 Yorum + Yorum ekle

  • Ağaoğlu yine içten ve sevecen. İnan yapay olduğu çok ortada olan oyunculuğuyla ortaya çıkınca sanırım bu reklamlarda samimiyet aramalı mıyız acaba sorusu ortaya çıkmış.

    Benim takıldığım yer, biz dilbilimciler ya da dilbilim öğrencileri olarak dilin yaşayan bir varlık olduğu olgusu mutlak bir doğrudur gibi bir şey düşünmek durumunda mıyız? Çünkü bence bu fantastik kurgu ile süslenmiş konut pazarlamasını dile yer yer ‘prescriptivist’ bakan eski kafalı bir öğrenci olarak ben de karşıyım ve bunların dile gerçekten zarar verdiğini düşünüyorum. Safir örneği zaten karşılık bulundurmadığından eksik olmuş bence.

    • Evet, dediğin gibi Safir örneği yetersiz kalmış olabilir. Ama sözcüğün kullanımını dile bırakmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta karar vermeyi dile bırakmak temelde bu dili insanların kullandığı düşüncesini gerektiriyor. Yani insanlar bu konut adlarını benimsemişlerse dil de bunu benimsemiş oluyor. Misal, bu fantastik konutlarda yaşayan birine “Sen nerede oturuyorsun?” şeklinde bir soruya verilebilecek “my trend country’de oturuyorum” vs.. gibi bir yanıtın ömrü çok kısa. Yani en fazla 5-10 kez tekrarlanır bu. Sonradan belirli bir standarda geçer, bu standardın da genel olarak kullandığımız Türkçeye en yakın yer olduğunu düşünüyorum.

      Ayrıca bu tür yabancı kullanımların belirli bir kitle içerisinde sınırlı kalacağını da düşünüyorum. Sonuçta bu konutlar insanları belirli sınırlar içerisinde yaşamaya itiyor. Bu kullanımlar bu sınırların dışına çıkamaz. Yabancı sözcüklerin içerildiği konut adlarına yeniyiz, gözlem yapmak için elimizde iyi bir fırsat var. Türkiye dışındaki ülkelerde bu durum nasıl bir tutum sergilemiş bakmak gerekiyor.

      • “My trend country’de oturuyorum.”

        Sanki dil benim sevdiğim bir oyuncakmış ve birisi gelip üstüne basmış gibi hissettim. 😐

        • Hah, aynen öyle. 🙂 Bu örnek de tam bir standart olmayabilir ama Türkçede böyle bir kullanımın yerleşmesi zaten mümkün değil. Öyle de olacak.

  • Çok güzel bir konu, geçtiğimiz beş on sene öncesine kadar az da olsa tepki gösteriyorduk. Şimdi o da kalmadı.

Yorum yap

XHTML: Bu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>